Oturduğu yerden usulca kalktı ve yüzünü gökyüzüne döndü. Rüzgar sanki bedenini alıp götürecekmiş gibi esiyordu. Bedeni ise ona inat ayakta durmaya çalışıyormuş gibi hafif sallanarak dimdik ayaktaydı. Gözyaşları gözlerinden hırçınca çıkıyor, yanaklarından hızla süzülüp, yüreğine yavaşça akıyordu. Delip geçiyordu yağmur her yerini. Düşündüğü hatıralar yağmurla bir bir akıp gidiyordu içinden. Bir ara hatıraların birinde düşecekmiş gibi oldu. Eğer güçlü olmasaydı biliyordu ki o anda yere yığılıp kalacak ve bir daha kalkamayacaktı. Ölmek onun için aslında bir şey ifade etmiyordu. Ölse de olurdu, yaşasa da. Ölümü düşünmek için önünde yıllar varken o yaşa şimdiden girmişti...
O zaman neye direniyordu? Ölmeyi istiyorsa neden hala yaşıyordu?
Aslında bizim gibi o da bilmiyordu bu sorunun cevabını. Belki de onu yeniden kazanabilirim umudu içindi, yaşamayı seçmesi. Zor bir ihtimaldi belki de ama herşeye değerdi.
Kimse bilmiyordu içinde kopan fırtınaları, yaralandığını, savunmasız olduğunu. Dayanabilir sanıyorlardı oysa o çoktan yenilmişti. Gözyaşları yağmurla birleşip adeta göl oluşturmuşlardı. Saçlarında sanki bir ayrilik ezgisi dolaşıyordu.
Kimdi?
Neden böyleydi?
Neler yaşamıştı hayatın ve gerçeğin soğukluğunda...
Sevginin güzelliğini çoktan unutmuştu. Çok denemişti ondan sonra ama olmamıştı. Yapamamıştı.
Kimdi onu bu kadar yaralayan?
Y akalanamayan bir yüz mü yoksa bir ses mi?
Ondan gelecek tek bir haber bile yeterdi yaşamasına. Zaten bunun için yaşamıyor muydu?
Tek bir ses her şeyi yapmasına yeterdi.
Gel dese gelir, öl dese ölürdü.
Yağmur bir anda dinince, ilişkilerininde bir anda böyle nedensiz ansızın bitivermesini hatırladı.
Hayatında ilk defa mi seviyordu? Yok ikinci kez. İlkinde aşık olmuştu ama ikinci de tutulmuştu. Değişik bir sevgiydi onunki. Hem seviyor hem de nefret edebiliyordu. Yüreğinde iki zıt duyguyu aynı insan için besleyebiliyordu. Özlemi giderek artıyordu tıpkı denizin duvara hırçınca çarpması gibi özlemleri de kendisine çarparak büyüyordu. Buna bir türlü engel olamıyordu. Delicesine seviyor, delicesine özlüyor, delicesine kıskanıyor ve delicesine kin duyuyordu. Bitmeyen, yoğun duygulardı onun için. Aylardır tek başına sürdürüyordu içinde bu sevdayı. Aslında o bir ölüyü özlüyor ve seviyordu. Ölüden hiç bir farkı olmayan bir erkeğe böyle delicesine bağlanabiliyordu. Ölü biriydi çünkü onun ne sesini duyabiliyordu, ne kendisini görebiliyordu ve her şeyden önemlisi bir kalbi yoktu.
Kısa bir süre içinde onu etkilemeyi başarmıştı. Önceleri farketmemişti onu bu kadar çok sevdiğini. Güçlü sanıyordu kendini ama her görüşmelerinde yanan bir mum gibi eriyordu yavaş yavaş. Sonuna kadar yanacağını düşünürken bir rüzgarla söne vermişti mum. Çoktan sönmüştü de nedense dumanı hala daha sürüyordu. Ona yenilmişti ve ona karşı çok zayıftı. Karanlık çoktan çökmüştü ama o hala daha aynı yerdeydi. Bu akşam dolunay vardı gökyüzünde ve yıldızlar her zamankinden daha parlaktı. Oysa o bu güzellikleri göremeyecek kadar yastaydı. Bazen boşversede bu sevgiyi, özlem nöbetleri dinmek bilmiyordu. Birden haykırmaya başladı :
"NEDEEEENNN?"
Durmak bilmiyordu defalarca haykırdı en sonunda yoruldu ve yere çöküp ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra, gözyaşlarına engel olamıyordu. Birden sıcak bir el dokundu omzuna. O sandı birden ve aniden döndü ama o değildi.
"Lütfen artık içeri girin"dedi.
Ayağa kalktı ve yavaş yavaş yürümeye başladılar içeriye doğru.
Geride sadece deniz köpüklü, kollarını iki yana açmış, gel bana dercesine bir erkek resmi kaldı deliler hastanesinin o yalnızlık bahçesinde....
Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı.. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa..
Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar..
Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye.. Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rastgele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Su CD'yi bana sarar mısınız?.." Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi. Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı...
Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti..
Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi.. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle arkadaş olabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan..
İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da.. Anne ağlıyordu.. "Duymadınız mı?" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.."
Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda... Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı... Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü... Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.. İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. "Merhaba... Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı?.. Sevgiler.. Jacelyn!." Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı.. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!.."
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil...
Bir gün, adanın batmakta olduğu duygulara haber verilmiş... Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en son kalan duygu olmuş, çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman ;Aşk yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş. Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın ?" diye sormuş. Zenginlik, "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir 'den yardım istemiş. - "Kibir, lütfen bana yardım et !" - "Sana yardım edemem, Aşk. - "Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş : - "Üzüntü, seninle geleyim." - "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; Ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş. - "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..." Bu Aşk'tan biraz daha büyük birisiymi. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk 'a yardım eden yoluna devam etmis. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk,
Bilgi 'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?"
- "O, Zaman idi" diye cevap vermiş Bilgi.
- "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
- "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir
Günlerce ne alacağını düşündü. Okuldaki bütün oğlanların peşinden koştuğu kıza öyle bir şey almalıydı ki, kız hediyeyi aldığında onu ne kadar çok sevdiğini, gerçekten, bugüne kadar selâmlaşmalar dışında hiç konuşmasalar bile aşkının büyüklüğünü anlasın. Aslında nelerden hoşlandığını bile bilmiyordu. Önce ona şöyle pahalı, göz kamaştırıcı bir mücevher almayı düşündü. Kızlar parlak şeylere bayılır, hele mücevherlere... Gözlerinin yeşilinde bir taş? İncecik, uzun boynuna ışıktan bir çizgi çekecek pırlanta bir gerdanlık?
Geceyarısını çoktan geçiyordu. Kurduğu hayaller büyüktü ama gerçek çok farklıydı. İstese bile böyle bir şey alacak parası yoktu. Hem zaten kızın böyle şeylere ihtiyacı yoktu. Onun için değişik bir şey sayılmazdı. Peki ama ne olabilir diye düşündü. Örneğin bir giysi mi? Bazı dergilerde, filmlerde öyle güzel giysiler görürdü ki, hep o ünlü oyuncuların üstünden giysiyi çıkarır, ona giydirirdi. Uzun boyu, ince, kayar gibi zarif yürüyüşüyle hepsinin içinde bambaşka olurdu. Hayır, hayır, bir giysi sıradan bir şeydi. Çok farklı çok özel bir giysi bulmaksa çok zordu. Yarın ilk işi, eski eşyaların satıldığı semte gitmek olmalıydı. Belki orada çok eski, çok değerli, anılarla dolu bir şey bulurdu. Artık kimsenin ilgilenmediği, belki istese de bulamayacağı türden bir şey. Ne olabilirdi ki? Ah, belki de bir gramofon. Evet, bu harika bir fikirdi. Bir gramofon ve bir plâk. Bir taş plâk.
Uykusu iyice açıldı. Acaba bulabilir miydi? Ona kimbilir kaç kez kafasında kurup da söyleyemediği duygularını anlatacak bir plâk. Eski bir şarkı. Eve gidip de gramofonu kurduğunda, plâğı çalacak ve elbette her şeyi anlayacaktı.
" Herkesin sevdiği, herkesin aşık olduğu, herkesin peşinden koştuğu birine seni seviyorum demek amma da zor," diye düşündü. Sabah erkenden kalkıp eskicilerin olduğu semte gitmek üzere yattı. Bir süre sonra uykuya daldı. Rüya perisi ona ışıltılı çubuğuyla dokundu. Onun yüreğinde, hayatı boyunca unutamayacağı bir kıpırtı olduğunu, bundan böyle onun için aşkın bu kıpırtının ta kendisi olacağını biliyordu. Bu çok özel geceyi unutmamasını istedi ve ona çok güzel bir rüya verdi.
Çocuk rüyasında uçsuz bucaksız bir yeşillikte kızla dansediyordu. Yerde biraz ötelerinde duran eski gramofonda " Sen İçimde Bir Yerdesin" adlı tango çalıyordu. Kız hiç ağzını açmıyordu ama çocuk onun, " Çok mutluyum ve bana beni sevdiğini söylediğin için bu günü asla unutmayacağım" dediğini duyuyordu. Yeşilliklerin içinde dönüyorlardı ve çocuk hep " Ne kadar güzel bir gün. Güneşin ışıklarının, bu kadar parlak olabileceğini bilmiyordum," diye düşünüyordu.
Sabah uyandığında rüyasını olduğu gibi hatırlıyordu ve unutmamak için kendi kendisine tekrarlayıp durdu. Acaba ne anlam çıkarmalıydı bu rüyadan. O gün Sevgililer Günü'ydü. Eskicilerin olduğu semte gitmekten vazgeçti. Doğruca okula koştu. Kız geldiğinde onun yanına gitti. Arkadaşları ilgiyle ona baktılar. Hiç aldırmadan kıza:
" Bugün Sevgililer Günü, onun için sana bir şey aldım," dedi.
" Öyle mi," dedi kız, " ne aldın?"
" Aldım ama veremeyeceğim, çünkü o bir rüya," dedi çocuk.
" Rüya mı?" dedi kız. Ötekiler, " Ne garip bir hediye, insan bir rüyayı nasıl hediye edebilir ki?" diye kendi aralarında gülüştüler.
" Evet, bir rüya," dedi çocuk, " seni çok sevdiğimi anlatan bir rüya. Çünkü bunu anlatmak için gerçek olan hiçbirşey bulamadım. Çok aradım ama öyle bir şey yoktu."
" Güzel bir rüyaymış," dedi kız. " Bugüne kadar aldığım en güzel hediye olduğunu söylemeliyim."
Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.
Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:
"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."
Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.
Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.
Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür. Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.
Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz. Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;
"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez Cânânsuz cihân gerekmez."
Der, kabri kucaklayarak ölür.
Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."
Paul, kız arkadaşı Margaret'e evlenme teklif etmişti. Margaret mutluluktan uçuyordu, ama bazı endişeleri, tereddütleri vardı. Margaret'e göre o ve Paul, birbirlerinden çok farklıydı.
Bir gün sahilde bir yürüyüşe çıkıp evlilik ve önemi hakkında biraz konuştular. Sahilin diğer ucuna vardıklarında, Margaret geri dönüp geldikleri yola baktı ve dalgaların ayak izlerini çoktan silmiş olduğunu gördü. Paul'e dönüp,
"Evliliğimiz de böyle olacaksa, pek şansımız yok demektir," dedi.
"Zor günlerimizde birbirimize yardımcı olacağız, destek vereceğiz ki mutlu olabilelim," dedi Paul.
Yürümeye devam ettiler. Margaret, dalgaların, ayak izlerinden sadece bir diziyi silip götürdüğünü ayrımsadı ve" Belki de birlikteliğimiz fazla uzun sürmeyecek ," dedi. Paul bu defa hiçbir şey söylemedi, Margaret'i sırtına alıp, dalgaların ayak izlerini silemeyeceği bir çizgi doğrultusunda sahilin yürümeye başladıkları ucuna kadar gitti. Margaret'i yere bırakıp, " Bak, Margaret," dedi.
"Biz birbirimize destek olamayacak durumda kalırsak Tanrı bize yardımcı olacaktır. Anlıyor musun?" Sonra dönüp tek sıra halinde uzayıp giden ayak izlerine işaret etti.
"Seni sırtımda taşıdığımı görmeyen birisi buradan tek bir kişinin geçtiğini düşünür, değil mi? Ama biz iki kişiydik."
Margaret, Paul'ün söylediklerinden çok etkilenmişti.O gece, Paul'ün kendisine söylediklerini düşünmekten gözüne uyku girmedi. Kalkıp defterini aldı ve yazmaya başladı:
"Bir gece, bir adam bir rüya gördü. Rüyasında Tanrı ile birlikte sahilde yürüyordu. Birdenbire gökyüzünde yaşamından kesitler görmeye başladı. Gördüğü her sahnenin ardından, kumlarda biri kendisine, biri de Tanrıya ait olan ayak izleri beliriyordu.
Son sahneyi de gördükten sonra dönüp arkasına baktığında, bazı yerlerde dizideki izlerin çift değil tek olduğunu, bu kesikliklerin de yaşamının en zor, en mutsuz dönemlerine denk geldiğini ayrımsadı.
Bu durumdan kafası karışan adam Tanrı'ya sordu, " Tanrım," dedi, " Senin yolunu izleyeceğime ilişkin söz verdiğimde, bana yanımdan hiç ayrılmayacağını söylemiştin. Ama farkettim ki, yaşamımın en zor anlarında yanımda olmamışsın. neden?"
Tanrı yanıtladı, " Değerli çocuğum, seni hep sevdim, her zaman yanındaydım. Ayak izlerinin tek sıraya düştüğü yerler, seni sırtımda taşıdığım anlardır."
Bu harika öykünün kendine özgü bir sevgi yoğunluğu var. Bugün bu öyküyü herhangi bir yerde, kartlarda, mücevher kutularında, hatta süs tabaklarında bile bulabilirsiniz. Ve evet, Paul ve Margaret evlenip mutlu bir yaşam kurdular kendilerine.
Düşünüyorum da; bir bakıma senden öncesi yok gibi bir şey Çünkü senden önceki yıllar, sana hazırladı beni Senden önce tanıdığım kişiler, seni bulduğum zaman değerini daha iyi anlayabilmem için birer sebepten başka bir şey değillerdi Sensiz anılarım seninle geçen bir günün anısı yanında o kadar kuru ve cılız ki! Uzun yillar amansiz bir olusun icinde calkalanip durdum Bir trendim; kücücük istasyonlardan gectim, sonunda sana varmak icin Bir gemiydim; irili ufakli limanlara ugradim, bir gün senin limanina gelmek icin Bir yoldum; nice insanlar çiğnedi beni Şimdi ayaklarının temasındaki hazzı daha iyi anlıyorum. Bir kitaptım; beni okudular, fakat anlayan çıkmadı Yıllarca seni bekledi sayfalarım, okuyasın diye Yokluğunda bir kadehtim ben, Türlü içkilerle doldurup ağızlarına boşalttılar beni Yere çarptılar kırılmadım, duvara vurdular parçalanmadım Bir gün içime senin güzelliğinin dolacağını bildiğim için Dudaklarının değdiği her yerde bir ölümsüzlük ateşinin yanacağına inandığım için Kurşun askerler, bebekler, oyuncaklar vardı senden önce Durup durup aldanmalar vardı, aldığını geri vermeyen aynalar vardı Hep karanlığa açılan pencereler, ardında iğrenç yaratıkların yaşadığı büyük kapılar vardı Şehirler gördüm; sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak Çarşılarında fazilet kiloyla satılır, namus metreyle alınırdı Evlerinde yanyana yaşardı insanlarla hayvanlar Sabahları yalan girerdi pencerelerinden ışık yerine Akşamlar pis bir koku gibi gelir, geceler bir hışım gibi çökerdi o şehirlerin üstüne Her evde bir çoçuk ağlardı ve her gün bir çoçuk ölürdü sıtmadan. Gündüzleri erkekler kahvelerinde domino oynar, kadınlar bakraçla su taşırdı Gece olunca yataklar utanırdı yataklığından, duvarların yüzü kızarırdı Eller ve ayaklar bütün gece kirli bulaşıklar gibi yıkanmayı beklerdi Şehirler gördüm ben.. Sefaletin utanç olmadığı şehirler gördüm Bencilliklerin birer apartman gibi yükseldiği ve şereflerin çamurlara düştüğü şehirler gördüm yaptığını anlamıyordu Balolarda, şölenlerde kötü bir oyundu yaşamak Kadınlar elmaslarıyla ölçüyorlardı güzelliklerini Erkekler banka cüzdanlarıyla değerliydiler Ne şehirler gördüm ben.. Tiyatrolarında, sinemalarinda aldanışlarımız, utançlarımız oynanırdı Meyhanelerinde kirli ve renkli sulardı içilen. Mayileşmiş bir köhne zamandı Çeşitli tuzaklarla doluydu her sokağı. Büyük arenalara benzeyen sokaklarında kan ve zulüm kokardı. Bir semtinde parfüm kokularıydı havaya karışan. Bir semti amonyak kokardı. Ve nice insanlar gördüm ben Mihriban. Alışkın elleri kötülük etmeden duramazdı. Yalan söylemeden edemezdi dudakları. Gurur kötü dikilmiş bir elbiseydi üzerlerinde. Boş kovalar gibi ses verirlerdi dokunulduğu zaman. Nice insanlar gördüm ben Mihriban. Bir yoksula en küçük bir iyiliği yapmaktan çekinen, fakat bir gecenin cömert bir saatinde onbinleri, yüzbinleri vahşi bir zevkle kaybeden insanlar gördüm. Zenginlerine daha sömürülecek insanlar gerekti. Ben yüzü jiletle kesilmiş kötü adamlar gördüm ve ben her sabah yüzünü traş ettiği jilet kadar para etmeyen daha kötü adamlar gördüm Mihriban. En adi kıskançlıklar gördüm, kavgalar, zulümler, işkenceler, en ucuzundan kirli çamaşırlar, paçavralar, çamurlar, irinler, çirkefler gördüm. Seni tanıyıncaya kadar dinlediğim çatlak sesli bir plaktı, berbat bir filmdi seyrettiğim. Seni görünceye kadar kötülükten yana ne varsa tanıdım,çirkinlikten yana ne varsa gördüm. Tut ki bir kum cölündeydim, kızgın bir güneşin altında susuzluktan çatladı dudaklarım. Şimdi senin dupduru kaynağına eğilip su içerken varlığının paha biçilmez değerini daha iyi anlıyorum. Yokluğunu bu kadar derinden tatmasaydım, varlığının eşsiz anlamına varamazdım. Tut ki yıllarca süren bir geceydi senden öncesi. Güneşsiz aysız, yıldızsız bir gökyüzüydü. Kupkuru bir eski deniz kalıntısıydı. Çekilmiş bir nehir yatağıydı. Senden önce bir gün seni bulmak ümidiydi beni yaşatan. Tohumun yeşermek icin yağmuru, çiçeğin açmak için güneşi beklediği gibi bekledim seni. Nasıl bir nehir denize kavuşmak için uzak mesafelerden çağlaya çağlaya gelirse; işte ben de öyle geldim senin denizlerine. Senden öncesi uzun, uğultulu bir arayıştı, kudurmuş bir çalkantıydı. Yokluğun öyle bir uçurumdu ki; yeryüzündeki bütün uçurumları uç uca eklesek, yokluğunun yanında bir nokta gibi kalırdı. Bütün girdaplar bir araya gelse; varlığının derinliğine yaklaşamaz şimdi. Senden önceki yıllardan sana kendimi getiriyorum. Yokluğunu tatmış, her yerde seni bir rüzgarcasına aramış ve vahşi, büyük bir nehircesine sana koşmuş bir ben var şimdi karşında. Arındım bütün kötülüklerden sana geldim. Seni yarınlara götüreceğim, gel; yaşanmamış zamanlara, erişilmemiş hazlara götüreceğim seni. Inan ki ne senden öncesi vardı, ne de benden öncesi.
Seramik mağazasının tezgâhındaki adam "Yardımcı olabilir miyim?" diye sordu, ama onu işitmedim. Yanındaki genç kızdan alamıyordum gözlerimi.
Bu dalgalı kahverengi saçları, pembe yanakları ve pırıl pırıl yeşil gözleri sanki daha önce de görmüştüm. Bir zamanlar, karşımdaki genç kızınkilere benzeyen gözler küçük bir öğrencinin kalbini çalmıştı.
1973 yılının yazında Becky, Kuzey Carolina'nın dağlık bölgesinde ailemin işlettiği taş otele garson olarak çalışmak üzere gelmişti. Bir haziran sabahı mutfak kapısından içeriye girdiği zaman, kahvaltı ediyordum. İlk görüşte aşık olmuştum ona.
Becky 16, bense 11 yaşımdaydım. Çok güzel, canlı ve dışa dönük bir kızdı. Bense utangaç, biraz içe dönük, karşı cinsten çok kurbağalara ve ağaçlara tırmanmaya ilgi duyan bir çocuktum.
Fakat Becky'de farklı birşeyler vardı. Saçları yüzüne döküldüğü zaman, bir baş hareketiyle saçlarını atışı. Düşünceli olduğu zaman parmağını ağzına sokması. Siparişleri aldıktan sonra, kalemini kulağının üstüne sıkıştırması.
Becky öyle sıradan bir kız değildi.
Becky yüzünde şaşkın bir ifadeyle boynumu işaret ederken, "O ne?" diye sorar, ben başımı eğince de, "Seni yine kandırdım," deyip, çeneme vururdu.
1973 yılının yazında ilgimi Becky'den başka hiçbir şey çekmiyordu. Bana bir sırrını vermeye, bir şaka yapmaya ya da elindeki nemli kurulama beziyle beni kovalamaya her zaman vakit buluyordu. Bana gösterdiği ilginin karşılığı olarak ben de masalardan boşalan tabakları alıyor, meşrubat siparişlerini götürüyor, tatlı siparişlerini alıyor ve bastığı toprağa tapıyordum.
Bir sabah benim işitebileceğim bir biçimde birine benden söz ederken "Çok tatlı," dedi. "Özellikle de utanıp kızardığı zaman." Bir sabah banyodaki aynaya bakıp, "Becky, seni seviyorum," dedim. "Seni ölene kadar seveceğim."
Ne yazık ki zaman su gibi akıp geçiyordu ve zamanı durdurmak olanaksızdı.
Rüzgârlı bir ağustos günü Becky, "Robbie, seninle bir dakika konuşabilir miyim?" dedi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. Acaba bana ne söyleyecekti? Yoksa sonunda aşkını mı itiraf edecekti.?
"Yakında okullar açılıyor ve ben ayrılıyorum," dedi. "Seni çok sık göremeyeceğim artık." Yutkundum. "Çok iyi bir arkadaştın bana," dedi sessizce. "Seni çok özleyeceğim."
Kendimi tutmaya çalıştım. Beni yetişkin bir insan gibi görmesi için o kadar çaba harcamıştım ki, üzüntümden yıkılıp ağladığımı görmesini istemiyordum.
Onun gözlerinin de dolduğunu görünce, çenem titremeye başladı ve kendimi daha fazla tutamadım. Artık geriye dönüş yoktu. "Seni seviyorum," dedim ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Birkaç dakika beni izledi, ağlamamdan ve itirafımdan şaşırmış gibiydi. Sonra elimi tuttu.
"Robbie," dedi tatlı bir sesle. "Çok özel bir insansın ve seni arkadaşım olarak çok seviyorum. Fakat ben sana uygun değilim. Sanırım, bunu sen de biliyorsun, kabullenmek istemesen de."
Yavaş yavaş sakinleştim, aynı bir trenin istasyona girerkenki yavaşlaması gibi.
Becky gülümsedi ve benim de gülümsememi istedi. "Bir gün," dedi, "Kendine çok uygun bir kız bulacaksın ve o zaman beni unutacaksın. Bundan eminim."
Seramik mağazasındaki adam bu kez daha sesli biçimde, "Size yardımcı olabilir miyim?" diye sordu. Sonunda "Becky burada mı?" diye sordum. Şüpheli bir ifadeyle, "Arkadaşı mısınız?" diye sordu.
"Evet," dedim. "Yaklaşık yirmi yıl önce ailemin işlettiği otelde garson olarak çalışmıştı. Dün akşam babamla eski günlerden konuşurken Becky geldi aklımıza. Onun üzerine babam onu burada bulabileceğimi söyledi."
Çatık kaşları eski halini aldı ve bana elini uzattı. "Ben eşiyim. Bu da kızı."
Kız duvardaki telefonu almış, bir numara çeviriyordu. Adam, "Becky bugün evde," dedi. "Kendisini pek iyi hissetmiyordu."
Kız dağlılara özgü bir vurguyla konuşuyordu. "Anne, burada seni tanıyan biri var. Otellerinde çalıştığını söylüyor." Bir süre annesini dinledikten sonra, ahizeyi bana uzattı.
Elimdeki ahizeye bakakaldım, ilk kez bir ahize görüyormuşum gibi. Gülümserken, "Hadi konuşsana," der gibiydi.
"Merhaba Becky," dedim heyecandan kekeleyerek. Hiç ses yoktu. Beş saniye. On saniye.
"Robbie, sen misin?" O çok iyi tanıdığım ses. Daha olgunlaşmış bir ses, ama hiçbir zaman unutamayacağım bir ses.
"Benim," dedim.
"Nasılsın?" diye sordu. Gülümsediğini anladım konuşurken.
"İyiyim, Becky. Sen nasılsın?"
Yirmi yılı, beş dakikalık bir telefon sohbetine sığdırmaya çalıştık iki eski arkadaş...
Becky sonunda "O yazla ilgili ne güzel anılarım var, biliyor musun?" dedi.
"Araman beni çok duygulandırdı. Keşke şu anda yanında olabilsem, seni görebilsem."
Karşımda duran kıza bakarken,"Üzülme Becky, şu anda sana bakıyorum," dedim.
"Şimdi de kızıma aşık olma sakın," diye takıldı.
Yanaklarımın kızardığını hissettim. On bir yaşıma dönüvermiştim birden.
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir
voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç.
Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında,
sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk
defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını
hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri
maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen
önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış
olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki
de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti..
Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini
değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski
yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba..
Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir
gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü..
Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı,
ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası..
Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında
oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında,
hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile
selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi
de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı
kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka
sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene
karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında,
sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı
görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu.
Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana
açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona
karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları
gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü..
Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz
onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri
birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."
"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk
işte bu!.."
Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü
de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin
verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O
güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan,
salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı
ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu
delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun
sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna
inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış
ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en
romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları
dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine
büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte
elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu
ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu
ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu
kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil..
Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç
teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden
fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini
kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken,
kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık
nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi
arayacak.."
Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti
çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta
öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı..
Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya
indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden
girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu..
Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu.
Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile
değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa
gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti
delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz
mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde
çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini
bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek
kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada
olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar
çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda
bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir
dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı
sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden
sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan
geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı
eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın
dört satırını okurken..
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde
Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa
yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret
etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına
mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin
duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek
istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi
dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde
hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel
tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz
karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu
anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam,
hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı
ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol
maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir
daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen
Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu"
olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı,
kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı,
şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi.
Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen
öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan,
başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir
antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir..
İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O
dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine
koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar,
aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü..
"Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum.
İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan
ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip
çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir
şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da
sonu onun..."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci
dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün
hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü
aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine
bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali
dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı
tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir
şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti
uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti
acaba?
Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor..
Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı,
bendim!...
Sensizlik
çıldırtacak beni, diye düşünürdüm eskiden, yanılmamışım. Sensizlige
dalınca herşey birer birer ortaya çıkmaya başladı. Ruhum sıkılmaya
başladı. İçim daralmaya, düşüncelerimse zayıflamaya... Anladım ki
sevgiden başka birşey değil yaşadıklarım. Aşk ateşi yanıyordu sinemde
ve korları yüreğimin dört bir yanını kaplamıştı
Ne yazık ki
dumanı yoktu bu ateşin, benzemiyordu diğer ateşlere. Ateşsiz yerde
duman olmaz diyorlar, peki böylesi mümkün mü? Ateş var ama duman yok
ortada. Zaten anlasaydım neye kapıldığımı, bir çare bulurdum derdime.
Ama ne fayda, sen uzaklarda, bense buradayım. Bilseydim anlatırdım sana
aşkımı, o içimde yanan ateşin az da olsa yansıtırdım bir kısmını
dışarı. Çünkü sığmıyor artık kalbime, sığmıyor artık yüreğime, sığmıyor
artık hücrelerime. Çünkü bu senin aşkın, çünkü aşıyor senin aşkın beni
ah, bir bilseydin ne kadar zor geliyor bu ayrılık bana. Artık
ağlayamıyorum bile. Hayır, çünkü göz yaşlarım kurudu. Güya Aral gölü.
Halbuki daha geçenlerde ağladım halimi düşünerek. Demek ki artık
içimdeki yanan ateşi göz yaşımla bile az da olsa yatıştıramam. Demek ki
bu ateş yiyip bitirecek beni yavaş yavaş. Etrafına bir göz gezdir
şöyle. Bu adamlar seviyor mu dersin, yanıyor mu benim kadar, en iyi
bildiğin kişi. Zannetmiyorum. O benim, herkesden daha dertli. O benim,
herkesden daha mutlu. O benim, herkesden daha ... Çünkü ben senin
sevgine sahibim. Çünkü ben seni sevebilme duygusuna tutkunum. Çünkü
sığmıyor artık kalbime, sığmıyor yüreğime, sığmıyor hücrelerime, çünkü
bu senin aşkın, çünkü aşıyor beni, taşıyor beni bilinmez ufuklara o
aşkı VE BEN SENİ SEVİYORUM! SEVİYORUM! SEVİYORUM!